Son Eklenenler

Arşiv

Kategoriler

Meta


Terörle Savaştan Otokrasiyle Savaşa

Düşünce Günlüğü tarafından 9 September 2008 tarihinde eklendi.

Terörle savaş, hem İslam dünyasındaki jeopolitik boşluk alanlarını hem de eski Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle ortaya çıkan yeni jeopolitik boşluk alanlarını başkaca güçlerin denetim altına almasını engelleyen düzenlemenin adıydı. Düzenlemenin gayesi ise bu alanlardaki kaynakların kullanılması suretiyle her hangi bir rakibin güç pekiştirmesine giderek küresel güç gösterimi kapasitesine ulaşmasını engellemekti.

ABD, nihayetinde bir batı yarımküresi gücüdür ve doğu yarımküresinde toprakları yoktur. Ancak terörle savaş yoluyla, başka türlü rüyasını bile göremeyeceği,  tarihte hiç olmamış bir şeyi başardı; Mackinder’in Heartland adını verdiği dünyanın kalpgâhına hiçbir dirençle karşılaşmadan ordusunu indirebildi. İronik olan, ne Napolyon ne de Hitler ordularının başaramadığını başta Rusya ve Çin olmak üzere dünyanın desteğini alarak başarmış olmasıydı.

Bunun ardından stratejik suyollarını, enerji güzergâhlarını denetimi altına aldı ve elbette bunu da teröristlere ve korsanlara karşı operasyon bahanesiyle ve yine bölge ülkelerinin işbirliğiyle gerçekleştirdi. Filipinlerden, Endonezya’dan Afrika’ya kadar terörist avı bahanesiyle askeri üsler ve karargâhlar kurdu. Yerküreyi ayağa kaldırdı.

Böylece, jeopolitik boşluk alanlarının rakip bir güç tarafından denetim altına alınmasının önünde yeni engeller yarattı.

Amerika’nın engellemeye çalıştığı büyük güçlerin kimler olduğunu sorduğumuzda, çekinmeden hepsi diyebiliriz. Arada kayrılan, imtiyaz tanınan kimse yok. İmtiyaz, sadakatini koruduğu müddetçe Avrupa’ya verilebilirdi. O da ömr-ü hayatını vasal olarak sürdürmeye razıysa. Aslında çağrı, tüm büyük güçleredir; doğrusu, tüm büyük güçlere, Amerika’nın vasalı olma çağrısıdır.

Dünya Bankası’nın şimdi ki başkanı Robert B.Zoellick, ABD Dış İşleri Bakanı Müsteşarı olduğu zamanlarda az çağrı yapmadı Çin’e. Amerika’nın çıkarlarını temsil eden uluslararası sistemi koruma görevini Çin’e vermişti ve fırsat düştükçe hatırlatmalarda bulunuyordu. Ne Avrupa’ya ne de Rusya’ya böyle bir uyarı yapılmamıştır zira sistemi tehdit etme potansiyeli en yüksek devlet Çin’dir ve onun sisteme saygısının devamı, sistemden kazançlı çıkan olmasına bağlıdır. Bu ise sistem düzeyinde revizyonlar gerektirebilecektir ki gidiş o yöne doğrudur. Amerika nezdinde ise olmayacak bir iştir bu.

Paul Wolfowitz, Çin’in yükselişi ile ilgili görüşleri önem taşıyan bir isimdir. Savunma Bakanlığı yapmış olmasının yanı sıra 1992 yılında hazırlanan ve basına sızdırılmasının ardından çok ses getiren 1994-99 malî yılı savunma planının da mimarıdır. The National Interest’in 2000 yılı bahar sayısında Remembering the Future adlı makalesinde şöyle diyor: ” Almanya 20.yy’ın başında dünya sistemini nasıl tehdit ettiyse Çin de bugünkü sistemi tehdit etmektedir. Çin yükselen bir güçtür ve bu süreç henüz tamamlanmamıştır. Yükselen bir gücü statükonun ancak barışçıl yollara değiştirilebileceğine ikna etmek meşakkatli bir iştir.”

O halde kuşatılmalıdır.

Bölgesel stratejileri küresel stratejiden kopuk değerlendirmemelidir. Amerika’nın bir tek küresel stratejisi ve onu tamamlayan pek çok bölgesel stratejisi vardır. Ki öyle olmalıdır. Bugünlerde Rusya’nın kuşatılmasından bahsediliyor eski bir alışkanlıkla. Hâlbuki Amerika’nın Rusya’yı durdurmak için dünyanın kalpgâhına hançer gibi indiğini düşünmesi çok zordur.  Kuşatılan biri var elbette ama bu Rusya değil Rusya’nın silahlandırdığı, müttefiki Çin’dir. Orta Asya ve Hazar bölgesinin enerji kaynaklarında sadece Rusya’nın gözü yok; Rusya’nın Orta Asya’ya dönmesinden endişe eden müttefiki Çin’in de gözü var ve orta vadede Çin, Rusya’yı bölgeden atabilecek bir güce ulaşabilecektir. Rusya’nın kapıda tutulduğuna şüphe yok ama kuşatılmadığı hakkında da şüphe yok  Kuşatılma başka bir şeydir. Rusya zaten geriletilmiştir ve ondan istenen, eski Sovyet Cumhuriyetlerine artık bağımsız bir devlet gibi davranmayı kanıksaması yani yeni mevcut durumu hazmetmesidir. Yani Rusya’nın sınırlandırıldığından söz edebiliriz. 

Amerikalı stratejisyenler ve askeri planlamacılar, Çin’in büyüyen ekonomisi ve bu ekonominin askeri güce yansımaları üzerinde gelecek projeksiyonlarıyla meşguller çok zamandır. Ekonominin geçmiş performansını koruması durumunda, 2020-25 yılları, Amerika ile artık yarışabilecek çapta iddialı bir Çin’in çiçek açtığı dönem olacak.

Amerika, gelecek projeksiyonlarını kamuya anlatıp, Çin’in kuşatılması için gerekli iç ve dış desteği kazanabilir miydi? Hayır, kazanamazdı. Mackinder bunu özlü bir şekilde açıklamıştı: “Demokrasi, stratejik düşünmeyi reddetmektedir tâ ki savunma amacıyla böyle düşünmeye mecbur kalmış olsun.” Mackinder’in bu sözü söylediği zamanın demokrasi ve liberalizmi ile bugünün demokrasi ve liberalizmi yolda karşılaşsalar birbirlerine selam vermezlerdi. Demokrasi ve liberalizm, ulus devlet aygıtının ürettiği stratejik ve askeri düşünceyi hayata uygulama yönünde çok daha büyük bir engeldir bugün. Ve Birleşmekle meşgul Avrupa demokrasileri, güç kapasitelerinden dolayı diplomasiye daha büyük öncelik tanıyorlar artık. Ayrıca, Avrupa,  mümkün olduğunca kendi yolunda ilerlemek istiyor. Kısacası, saldırgan amaçlarla içeriden destek almanın ve de dışarıda müttefik bulmanın son derece zor olduğu bir dönemdeyiz. Bahaneler üretmek gerekiyor. ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 2006 yılında bir öğle yemeği davetinde şöyle söylemişti: “Başkan, başarısının kurbanı. Beş yıldan beri bir saldırıya uğramadık. Toplumdaki tehdit algısı o kadar düşük ki davranış kalıbının düşük tehdit değerlendirmesini yansıtıyor olması şaşırtıcı değil. Aynı şey Avrupa’da da var, düşük tehdit değerlendirmesi var. Bu durumun düzeltilmesi için bir saldırı gerekli.” ve yine Rumsfeld, General Michael Delong, Capitol Hill’de “sempati/ anlayış gösterecek kulakların” olmadığından sızlandığında, Amerikan halkının “tehditlerin ciddiyetini tanıyacak olgunluktan yoksun” olduklarını söylüyor.

2020-25 ve sonrasına hazırlığın bir parçası olan, bir arazi, bir mevzilenme çalışması -jeopolitik bir düzenleme - olan terörle savaş, asli görevini icra etti ve yaklaşık bir sekiz yıl böylece geçip gitti. Şimdi diğer perdeye geçildi ki oyunun ana fikri burada. Çin’in büyük emek verdiği, uğruna dış politikasını bile ince ayarla yönettiği Pekin Olimpiyatlarına Çin’i haklı olarak öfkelendirecek denli gölge düşüren ve dikkatleri Gürcü-Rus çatışmasına yahut da Kafkaslara yönelten gelişme manidardır. Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırarak açık bir biçimde Rusya’yı kışkırtmasıyla açılan yeni dönemin Pekin’e düşen gölgesi öyle kolay kolay kalkmayacaktır. Olimpiyatlara yani Pekin’e bu gelişme sebebiyle düşen gölge, tarihi bir göstergedir ve sürecin yönelimine işaret etmektedir.

Terörle savaş söylemiyle yaklaşık sekiz yıl süren bu süreç, yerini şimdi bir başka sürece ve o sürece münasip bir başka söyleme terk ediyor. 2020′ye şunun şurasında ne kaldı! Amerikalı stratejisyenler,  terörle savaş ve İslamcı radikalizmin öncelik olmaktan artık çıktığını birer ikişer ilan etmeye başladılar. Söylemlere bile çoktan yansıdı. Artık bıktırıcı hale gelen terörle savaşımız gündemdeki başköşeden inecek ve oraya bıktırıcı bir başka söylem çıkacak demektir.

 Bu arada, McCain’in “Demokrasiler ligi” büyük tepki toplamıştı ancak bu süreç içerisinde fiilen vücuda gelebilir. Nihayetinde sürecin bir adı ve bir çerçevesi olması gerekiyor meğerki başka bir adla anılsın.

 Tarih, şimdi de liberal dünyanın otokrasilere, baskıcı rejimlere karşı savaşını yazacak. Bundan en büyük pay Rusya’ya değil Çin’e düşecek.  Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan gücünün sızamadığı ve de yükselişini durduramadığı tek ülke, Rus stratejisyen Aleksandr Dugin’in Türkiye kadar tehlikeli bulduğu Çin’dir. Wolfowitz, aynı makalesinde şunu da söylüyor: “Çin’de demokratik eğilimleri desteklemek, “uluslararası sosyal çalışmadan” öte bir şeydir. Süreci etkileme namına kısıtlı imkânlara rağmen Çin’de açık toplumu yüreklendirmede Amerika’nın temel stratejik çıkarı bulunmaktadır.” Çin, kendisine dayatılan liberalizmi bir kez kabul ettikten sonra onlarca küçük devletçiğe ayrılacağı yola girecektir zira açık toplum, kurucu ilke ve dinamiklerin ortadan kaldırılmasından yani apaçık “çözülme ve çöküşten” geçmektedir.  Dolayısıyla, açık toplum talepleri, küresel bir oyuncuyu tatile göndermekle sonuçlanacaktır. Amerika’nın Çin’in çökmesini istemeyeceğine inananlar olabilir. Bunun sebebi karşılıklı bağımlılık gerekçesi olsa gerektir. Ancak, tâbi olmayı yani Amerika’nın vasalı olmayı reddeden ve Amerika’nın kurduğu uluslararası sistemi tehdit eden bir Çin algılaması karşısında ekonomik bağımlılık para etmeyebilecektir. Amerikalılara daha ucuza tabak çanak satarak kazandığı dolarları nükleer denizaltılara, askeri modernizasyona harcayan, asimetrik savaş teknikleriyle kendisinden kat kat güçlü bir devleti ucuz yoldan etkisiz hale getirmenin hazırlığını yapan Çin’in  içe katlanarak yıkılması, stratejisyenler nezdinde makbul bir durumdur. Üstelik bunun bir lütuf olduğunun düşünülmesini de isteyeceklerdir. Nitekim işin ucunda, demokrasilerin sevmediği sıcak çatışma ihtimali de var.

 Terörle savaş, büyük güç rekabetini perdeleyen bir söylemdi. Liberalizmin otokrasilere karşı savaşı da büyük güç rekabetini perdeleyen bir söylem olacak ancak ne var ki her biri ayrı ayrı görevler icra ediyorlar. İlki jeopolitik düzenlemeydi (bu düzenlemeye gidilmesi, Çin’in çökeceğine pek kâni olmadıklarını da gösteriyor). İkincisi ise artık Çin’i doğrudan sıkıştırma harekâtıdır ve İslam dünyasını üçüncü bir şık bırakmaksızın iki seçenek karşısında sıkıştırarak dönüştürme çalışmalarına çok benzemektedir. Buna göre Müslümanlar ya örneğini El Kaide’nin gösterdiği bir radikal ya da Protestan-ılımlı bir Müslüman olacaktır. Radikal sınıfına girdiği takdirde artık zihinlerdeki hazır kalıpta şeytanî bir varlık olarak algılanacak ve varlığının yok edilmesi vicdanlar da en ufak bir sızıya yol açmayacaktır. Yahut da Protestan-ılımlı Müslüman ve de tâbi olarak yaşayabilecektir, dilerse. Benzer şekilde Çin, ya açık toplam olacak – ve çökecek- ya da özgür dünyanın karşısına dikilen tek partinin yönetimindeki bir şeytan olmak zorunda kalacaktır. İslam denildiğinde akla Usame bin Ladin ve Taliban’ın gelmesi gibi otokrasi denildiğinde de neredeyse Çin’den başka bir şey anlamayacak hale geleceğiz.

Nihayetinde Sakaşvili’nin açılış piyonu olduğu yeni perde,  zorbaları / despotları / otokratları tek bir sepete koymayı hedefliyor. Zimbabve’nin Mugabe’si haftalarca gündemdeki birinci yerini korumuştu. Artık medya araçlarında despotik zulümler hakkında haber, yazı, belgesel, röportaj ve karikatür patlamasına şahit olabiliriz. Müslümanların başına gelen onların da başına gelecek; Afrika’nın bir köşesindeki kabilenin yürüttüğü katliam, on binlerce mil ötedeki bir otokratın hesabına kaydedilecek. Francis Fukuyama havadaki kokuyu almış olmalı ki 24 Ağustos tarihli Washington Post’ta yayınlanan makalesinde otokratlar arasında ince farklılıklar gözeten kavramsal çerçeveye ihtiyaç olduğunu söylüyor. Temennisi, Amerika nezdinde itibar göreceğe benzemiyor – hiç değilse Çin’e dönük yönü bakımından. Çünkü namlunun ucundaki hassaten Çin’dir. Ayrıca her bir otokratın hatasını karşılıklı olarak birbirlerine iliştirmek, istenen sonuç için daha elverişli duruyor.

 Çin, artık dünyanın her yerinde; ister Afrika’da ister Latin Amerika’da, dünyanın her hangi bir bölgesindeki karışıklık kolaylıkla ona ciro edilebilecek ve her bir karışıklık “Çin işi” ve “Çin fitnesi” olarak tanıtılacaktır. Çoktan başladı bile.

Ertuğrul AYDIN / Dunyabulteni.net

Konu: Alıntı Yazılar | Yorum yapılmamış »

Erdoğan ve Baykal’ın Büyük Hatası

Düşünce Günlüğü tarafından 19 May 2008 tarihinde eklendi.

Atatürk’ü diğer liderlerden ayıran en büyük ve en önemli özelliklerinden birtanesi anti-emperyalist olması ve milletinden başka hiç kimseden medet ummamasıydı. Ayrıca, onun diğer mazlum milletlere de umut olmasının altında yatan özelliklerindendi bu. Atatürk’ün ölümünden sonraki dönemden günümüze kadar yaşananları incelediğimizde görüyoruzki Atatürk’ün anti-emperyalist kişiliğinden ve devlet politikalarından geriye hiçbir şey kalmamış. Ancak, bu yazımızın konusu daha çok Atatürk’ten sonra yaşananlar değil, günümüzde yaşananlardır nitekim Yüce Önder’den sonraki dönemleri ayrı ayrı işleyeceğiz.

AKP’ye karşı açılan kapatma davasının ne kadar yanlış olduğundan bahsetmiş ve gerekçelerine son iki yazımda isyan etmiştim. Bu kapatma davası her ne kadar yanlış ve gereksizse, AKP’nin dava karşısındaki tutuma da bir o kadar yanlıştır. Erdoğan’ın, bu kapatma davasını kendine oy veren 16 milyon insanla halletmesi gerekirken, AB ve ABD’den medet umması ve onların yanında yer alması büyük bir gaflettir. Emperyalistlerin iplerine sarılmak, onlardan yardım istemek kadar büyük bir hata yoktur. Erdoğan, kapatma davasının önüne halkıyla ve halkının iradesiyle geçmeliydi. Erdoğan, bırakın emperyalizme karşı tavır almayı, resmen ülkemizi emperyalizmin kucağına oturtmuş oluyor böylelikle.

Bildiğiniz üzere Baş Kan Emici İngiltere Kraliçesi Türkiye’ye bir ziyarette bulundu. Cumhurbaşkanı’nın verdiği resepsiyona katılmayan Baykal, Kraliçe’nin verdiği resepsiyona koşa koşa gitti ve “Tavrımız Kraliçe’ye yönelik değildi. Cumhurbaşkanı davetlerine icabet etmiyoruz.” diye de bir açıklama da bulundu. Baykal, bu açıklamasıyla Erdoğan’ın içinde bulunduğu gaflette kendisinin de bulunduğunu göstermiş oldu. Halbuki, normalde Cumhurbaşkanı’nın resepsiyonlarına katılmadığı bilinen Baykal, Kraliçe geldiğinde verilen resepsiyona giderek “İçimizde ayrı düşebiliriz ama dışarıya karşı biriz” mesajını vermeliydi. Ancak ne yazık ki Baykal bunu düşünemeyecek ve göremeyecek kadar gaflettedir. Baykal ve Erdoğan’dan medet ummak da en az onlar kadar gaflette olmak demektir.

Ülkemizin, milletinden beslenen, milletinin değerlerinden beslenen ve milletinden başka kimseyi kendine efendi görmeyen liderlere ihtiyacı var ve ne yazıkki günümüz Türk siyasetçilerinin -devlet adamı demeye dilim varmıyor- böyle olduklarını söylemek hayli zor.

Konu: Türkiye | 4 Yorum Yapılımş »

Tek Derdimiz Laiklik

Düşünce Günlüğü tarafından 16 Mart 2008 tarihinde eklendi.

Senelerdir millet uyutuluyor, kandırılıyor.. Senelerdir bir gürültü kopartılıyor bu ülkede.. Laiklik elden gidiyormuş, karşı devrim yapılıyormuş, ülke İslam devleti olacakmış.. Atatürk ilke ve inkılâpları yok edilmek isteniyormuş..

Türkiye’nin iç ve dış net borcu 249 milyar YTL.. Ne olacak ki? Nasılsa laikliğe karşı bir tehdit değil..

Türkiye’nin dış ticaret açığı 62.8 milyar dolar.. Ne olacak ki? Nasılsa laikliğe karşı bir tehdit değil..

Türkiye’de 2.7 milyon işsiz var.. Ne olmuş? Bir de çalışıp laikliğe tehdit mi olsunlar?

Türkiye’de 4.5 milyon çocuk okuyamıyor.. Ne olmuş? Bir de okuyup laikliğe tehdit mi olsunlar!

Türkiye’de 623 bin insan açlık sınırında yaşıyor.. Yaşasınlar. Bir de karınlarını doyurup laikliğe tehdit mi olsunlar?

Türkiye’de 14.6 milyon insan yoksulluk sınırında yaşıyor.. Yaşasınlar. Bir de zengin olup laikliğe tehdit mi olsunlar?

Türkiye’de 25 bin öğretmen açığı var.. Olsun. Bir de öğretmen olup laikliğe tehdit olacak nesiller mi yetiştirsinler?

Türkiye’nin 524 milyon YTL bütçe açığı var.. Olsun. Laikliğe bir tehdit mi şimdi bu?

Teröre hâlâ bir çözüm bulunamadı.. Bulunmasın.. Terör laikliğe karşı bir tehdit mi ki?

Türk üniversiteleri dünyanın ilk 100 üniversitesinin arasında bile değil.. Olmasın.. Üniversiteler bilim üretmek yerine sözcülük yapsın, milletin başıyla uğraşsın!

Ama bir dakika, bu insanların sorununa neden bir çözüm bulmaya çalışsınlar ki? Bu insanlarla neden ilgilensinler ki? Bu sorunlar laiklik için bir tehdit mi? Değil. Öyleyse neden ilgilensinler öyle değil mi?

Nasılsa Türkiye onlara ait, devlet onların, kurumlar onların, para onların, kaymak onların, halkı da istedikleri gibi oyalayabiliyorlar, istedikleri gibi kandırabiliyorlar, niye uğraşsınlar? Baktılar olmuyor bir sağ - sol kavgası daha çıkartırlar, biraz onunla idare ederler.. Baktılar yetmiyor, bir alevi - sünni kavgası daha çıkartırlar, biraz da onunla idare ederler..

Ama artık yeter! Bu devlet de bizim, bu kurumlar da bizim, egemenlik de bizim! Bu devlete ait her şey bizim! Bulunduğunuz yerleri size ne biz verdik ne de vereceğimizi vaad ettik! Bize çektirdiğiniz yeter! Bizi kandırdığınız yeter!

Bu halk iş istiyor! Aş istiyor! Eğitim istiyor! Sorunlarının çözülmesini istiyor! Bu halk inançlarını yaşamak istiyor! Bu halk yaşamak istiyor yaşamak! Devletine güvenerek yaşamak! İnsanca yaşamak istiyor!

Konu: Türkiye | 5 Yorum Yapılımş »

Başörtüsü Sorunu

Düşünce Günlüğü tarafından 9 Mart 2008 tarihinde eklendi.

Başörtüsü takanlar ister simge olarak taksınlar, ister inançları gereği taksınlar ki kızlarımızın büyük bir çoğunluğu bunu inancının gereği olarak taktığını belirtiyor; başörtüsü hiçbir şekilde laiklik için tehdit değildir. Neden? Bir kere bu insanların hem siyasi görüşlerini dile getirmeye hem de inançlarını yaşamaya hakları var. İster parmağına taktığı bir yüzükle hangi fikriyatı savunduğunu belli eder insanlar, ister Che tişörtü giyerek. Buna kimsenin karışmaya hakkı yok.

Türkiye Cumhuriyeti gerçekten batılılaşmış (!) bir devlettir ancak ne kadar batılılaştıysa halkına da o kadar yabancılaşmıştır. Halkına yabancı olan, halkına uzak kalan, halkının değerlerini bilmeyen ve bu değerlere saygı göstermeyen sistemlerin ömürleri çok kısadır. İslâm da Türk Milleti’nin en büyük değerlerinden birisidir. Namaz kılan veya başörtüsü takan insanlara irticacı yaftası yapıştırmak yapılabilecek en büyük yanlışlardan birisidir ve sözde laikçi çevreler bunu ziyadesiyle yapmıştırlar.

“Laiklik din düşmanlığı mıdır?” sorusuna verilen cevap hayırken, bu cevabı verenlerin eylemleri aksini göstermekte ve bir takım fırsatçı güruh da laikliğe bu yolla saldırmaktadır. Her şeyden önce laikliğin din düşmanlığına aracı olarak kullanılmaması gerekmektedir. Anlaşılamayan bir nokta ise, kızlarımızın başlarını açarak okula girmelerinin istenmesidir. Bu büyük bir zorbalık ve büyük bir aptallıktır. Bu kızlar başlarını açınca düşünceleri değişecek mi? Peki ya aynı düşüncelere sahip olan modern (!) ve çağdaş (!) giyinen erkekler ne olacak?

Türkiye Cumhuriyeti’nde bir yerlerde herhangi bir şekilde yetkili olanlar, nedense siyaset yapma hakkını görüyor kendilerine. Kimsenin kendi işini yaptığı yok. Rektörler başörtüsünün peşine düşmüş, rejimi kurtarma derdindeler ama ne hazindir ki dünyanın ilk yüz üniversitesinde kendine yer bulabilen tek bir Türk üniversitesi yok. Bilim üretilen kaç üniversite var? Özgür düşünebilen, kendini dünü ve bugünüyle ortaya koyabilen kaç üniversiteli var? Avukatlar, savcılar başörtüsünün peşine düşmüş ama hiçbirinin yolsuzluk, hırsızlık, arsızlık, namussuzluk yapıp ülkeyi ve milleti sömürenlerin peşine düştüğü yok. İşadamları başörtüsünün peşine düşmüş ama hiçbirinin “bu milleti nasıl kalkındırırız”ın, “insanımıza nasıl iş olanakları sağlayabiliriz”in peşine düştüğü yok. Siyasiler başörtüsünün peşine düşmüş ama hiçbirinin “milletimin değerlerine saygılı olmalıyım”, “milletime nasıl hizmet edebilirim”, “milletimi nasıl eğitirim”, “insanlarımı nasıl refaha kavuşturabilirim” diye düşündüğü yok.

Türk Milleti oyuncak bir millet değil ve Türkiye Cumhuriyeti de oyuncak bir devlet değildir. Gidebileceği her yere giden ve doğal sınırlarına ulaşan, Batı’nın ilmini ve siyasetini aldığı Osmanlı’dan kalan ve kurtarabildiğimiz tek yer Türkiye’dir. Milleti ve devleti bunalıma sokmanın, kaos çıkartmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu millete, bu milletin isteklerine, bu milletin değerlerine, bu milletin inancına saygı duymaktan başka çare de yoktur eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olması isteniyorsa! Aksi halde devletine güveni olmayan bir millet meydana gelecektir ki bu da devletin milletsiz kalması demektir. Dolayısıyla da Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olmak yerine, ömürlük bir devlet olmuş olacaktır. Ömür kadar süren devlet, devlet değildir!

Konu: Türkiye | 15 Yorum Yapılımş »

Düşünce Günlüğü

Düşünce Günlüğü tarafından 7 Şubat 2008 tarihinde eklendi.

Merhaba,

Düşünce Günlüğü olarak yayınımıza başlamış bulunmaktayız. İnşallah, günlük ve haftalık siyasi ve ilmi yazılarımızla burada sizlerle olacağız. Yazılarımızı yorumlayabilir ve bizlere ulaşabilirsiniz.

Konu: Düşünce Günlüğü | 5 Yorum Yapılımş »